Ticaret ahlakı, son yıllarda ihtiyacımız olan kavramların başında geliyor.
Biz gazeteciler ve akıl sahibi insanlar çek senet tahsilatı yapan mafya bozuntusu insanlara kızıyoruz. Aslına bakarsanız, sormak gerekiyor; böyle bir mafya Osmanlı döneminde var mıydı? Yoktu çünkü herkes işini Müslümanca ve namusuyla yapıyor, borcunu gününde ödüyor ve karşısındaki insanı aldatmıyordu.
Evet, ticaret ahlakı.
Şimdilerde bu kavramı sadece Ahilik Haftası’nda hatırlıyor ve hakkında slogana dayalı birkaç cümle kurup, geçiştiriyoruz.
Sizlere ticaretteki kirlenmenin ne boyutlara geldiğini göstermek için bir anımı anlatacağım.
Mehmet Doğan’ın Büyük Türkçe Sözlüğü’nü almak için paramı denkleştirdim ve Müslüman bir kitapçıya gittim.
Müslüman bir kitapçıya gittim’i bold olarak yazıyorum çünkü binbir zorlukla kazandığım paranın bir yabancıya gitmesini istemiyordum.
Sözlüğü kabaca inceleyip, cildini kontrol ettim ve parasını ödeyip satın aldım.
Akşam evde ‘biraz sözlük okuması yapayım’ diye niyetlenip sözlüğü açtım.
Aman Allah’ım o da ne?
Sözlükte sadece v, y, z harfleri var.
Ertesi gün soluğu kitapçıda aldım.
-Beyfendi, sözlükte bir yanlışlık var. Bakar mısınız, yanlış ciltleme sonucu, v, y, z harflerinin olduğu fasiküller komple ciltlenmiş.
Adam, mimiklerini hiç kullanmadan, dünyanın en garip sorusunu sordu bana:
-Alırken baksaydın ya?
Tabii böyle bir soru karşısında, sayfalar dolusu ve bol dipnotlu bir makale yazmak gerekiyordu ama ben, bir an önce kitapçıdan uzaklaşmak istiyordum.
-Bu gömlek ya da ayakkabı değil ki, sağını solunu inceleyeyim.
Biraz tartıştık. Benim amacım, sözlüğü yenisiyle değiştirmek ya da paramı geri almaktı.
Niyetimde muvaffak olamadım.
Zehir zıkkım’la başlayan birtakım cümleler sarfettim ve kitabı tezgahın üzerine fırlatarak, oradan hızla uzaklaştım.
İşte böyle...
Kütahya izlenimleri
Kütahya, Konya’dan sonra en çok beğendiğim şehir oldu. Bunun en büyük nedeni ise şehrin tarihi dokusunu hâlâ yitirmemiş olması ve belediyenin özverili çalışmaları.
Öyle ki, Kütahya sokaklarında gezerken insan kendini, büyükçe bir evin içinde geziyormuş gibi hissediyor. Sokaklar pırıl pırıl ve yemyeşil.
Kütahya’da birçok tarihi eser belediye tarafından aslına uygun bir şekilde restore ediliyor. Çinicilik özel gayretler sonunda tekrar canlanmış ve Kütahya ekonomisinin lokomatifi olmuş.
Bazı çarşılar ve sokaklar Osmanlı zamanındaki orijinalliğini hâlâ koruyor.
Şehirde Osmanlı’nın yanısıra, Bizans döneminden kalma değerli eserler var. Bu açıdan şehre az da olsa yabancı turist geliyor.
İşte Kütahya’nın bazı önemli özellikleri:
* Kütahya’da üç bölgede geyik üretimi yapılıyor.
* Soyu tükenmekte olan toy kuşları için Avrupa ve Türkiye’deki tek üretim alanı olan bölge, Kütahya- Altınbaş’tadır.
* Merkez’e bağlı Kumarı köyünde anıtsal değeri olan ve korumaya alınan 1000 yıllık bir kestane ağacı vardır.
* Vakıf ormanları, Ehrami karaçamlarının dünya üzerinde orman olarak bulunduğu son yerdir ve Kütahya-Tavşanlı arasındadır.
Bu yazı vesilesiyle beni Kütahya’da gezdiren Osman Sülev Beyfendiye ve Belediye Başkanımız Sayın Süleyman Canan’a teşekkürlerimi sunuyorum.
Not: Kütahya’daki kardeşlerimiz bütün bu hizmetlerin yanısıra bir de, güzel bir dergi çıkarıyor. Hasan Kaya ve Mustafa Çakır editörlüğünde çıkan ve Mizan adını taşıyan dergide; aradığınız birçok şeyi bulabilirsiniz. Derginin telefonu ve adresi hariç!
Cathay
Geçen hafta Ezra Pound’un Cathay’ını aradığımı ve onu bana ulaştırana en kralından bir yemek ısmarlayacağımı yazmıştım.
‘Aramakla bulunmaz ama bulanlar arayanlardır’ sözünü onaylarcasına, dün o kitabı enterasan bir şekilde buldum. Ülkü Tamer’in çevirisiyle BFS yayınlarından 1987’de çıkan kitabın ilk şiirini sizlerle paylaşmak istiyorum.
Şiir İ. Ö. 1100. yıllarda yazılmış.
SHU OKÇULARININ TÜRKÜSÜ
İşte buradayız, ilk filizleri koparıyoruz,
Diyoruz ki: Ne zaman döneceğiz
ülkemize?
İşte buradayız, Ken-ninler düşmanımız
çünkü,
Bu Moğollar yüzünden rahatımız yok.
Yumuşak filizleri kazıp çıkarıyoruz.
Biri ‘Dönüş’ dese herkes üzülüyor.
Üzgün kafalar, üzüntü büyük,
açız, susadık
Pek kolay karşı koyamayız,
kimse geri yollamaz arkadaşını.
Kurumuş sapları kazıp çıkarıyoruz.
Diyoruz ki: Ekim’de bırakırlar mı bizi,
döner miyiz?
Saray işleri de iyi gitmiyor,
rahatımız yok.
Üzüntümüz büyük ama dönemeyiz
ülkemize.
Hangi çiçekler tomurcuklanır şimdi?
Kimin arabası? Başbuğ’un.
Atlar, onun atları bile, yoruldu. Güçlüydüler.
Rahatımız yok, ayda üç savaş.
Tanrım, onun atları da yoruldu.
Sürpriz
Meva Hilal hanımefendi, maşallah fırtına gibi esiyor. İşte son bombası:
Soru: Temel bir fıkraya kaç kere gülermiş?
Elcevap: Üç kere.
1-Anlatılınca
2-Açıklanınca
3-Anlayınca.
Dört çay
Milli Gazete’nin yazı işlerinde her servisin ayrı bir dahili numarası var. Mesela benim numaram 200, muhabesenin 127, çay ocağının 110.
Neyse, konuyu uzatmayalım.
Ekrem abi, dört çay söylemek için 110 numarayı çevirir. Tabii biraz dalgın olduğu için, iç hat telefonunu değil de, dış hat telefonunu kullanır.
Telefon açılır açılmaz şöyle bir dialog yaşanır:
-Buyrun itfaye.
-Dört çay.
Kişiye özel
Sevgili okurum, yazdıklarını bir berbere götür de, toplasın. Arap saçı gibi...
Seyir halinde
-Şiştt, sessiz olun, şoför uyuyor.
-Kahveyi nasıl içersiniz?
-Fincanla.




