Cumhuriyetin kuruluş dönemindeki münevverler Türk halkını tenvir etmekle meşgul olmadı. Onlar daha çok halkı tembih etmekle uğraştılar. Belli ki düşünceleri uyarıyı yapan ve uyarıya muhatap olan arasındaki mesafenin korunmasına müteallikti. Düşüncelerini Osmanlı devlet sınıflarından devralmışlar ve sadece tek parti döneminde değil; aynı zamanda on yıllık Demokrat Parti yönetimi sırasında da muhafaza etmişlerdi. 27 Mayıs 1960 ihtilâlinden sonra münevverlerin düşüncelerindeki yek parelik dağıldı. Münevverlerin bir kısmı artık kendilerine “aydın” demeyi uygun görüyordu. Ne var ki bu aydınlar mütecanis bir zümre teşkil etmekten çok uzakta idiler. Kendilerini hâlâ münevverler arasında görmek isteyenler ise tenviratın neleri kapsadığı hususunda anlaşabilecek ehliyetten mahrum bırakılmışlardı.
Aydınların dar bir kesimi 1961 Anayasası’na muvâzi olarak Türk halkını aydınlatmanın yerinde ve gerekli olduğuna karar verdiler. Cumhuriyet tarihinde ilk defa halkın tenvir edilmesi, aydınlatılması mesele oluyordu. 60 sonrası tenviratın anahtar ibaresi “sosyal adalet” idi. Azınlıkta kalan aydınların yaklaşımlarına göre Türk halkı toplumda adaletsiz bir işleyişin hüküm sürdüğüne dair uyarılara muhatap olmalıydı. Aydın olarak adlandırılmayı reddeden münevverler vakit geçirmeden sosyal adalet söylemini öne çıkaranlara cephe aldı. “İlerici Aydınlar” ile “Anti-Komünist Münevverler” arasındaki sürtüşme belli bir mesafe kat etmişken on yıllık bir gecikmeyle araya “Tarihsel Hata” sokuşturuldu. 70’li yıllardan itibaren halkın manevi değerlerinin siyaset oyununda bir koz olarak kullanılıp kullanılmayacağı, kullanılacaksa hangi elde bulundurulacağı mesele haline getirildi. Acaba aydınların üstün konumunu münevverler devralırsa mesele çözülür müydü?
Çözülmezdi ve çözülmedi. Hem aydınlar, hem de münevverler dine ilişkin duygular bakımından bir canlanma yaşanmış olması ihtimalini tekin bir durum saymıyorlar, hek iki taraf da “İslâmî Uyanış” sözünden tedirginlik duyuyorlardı. Eğer bir islâmî uyanış gerçekse veya gerçekleşmesi istenirse gerek aydınların ve gerekse münevverlerin önünde bu uyanışa dahil olup olmayacakları içinden çıkamayacakları bir mesele olarak duruyordu. Aydınları aydınlatmak, münevverleri tenvir etmek olacak iş değildi. Olmadı da. Beri yandan İslâmî Uyanış” denilince kendilerine mahsus bir konu açıldığını kabul eden milyonlarca insan sonbahar yaprakları gibi esen siyasî, malî, kültürel rüzgârlar önünde savruldu. Ait oldukları ağaçla irtibatlarını kopardıkları için rüzgâr onları zaman zaman toparladı, zaman zaman dağıttı. Türkiye yeşil yapraklar için ilkbaharı beklemek zorundadır.




