Bu hafta “Tasavvuf ve Mevlana” konusunda yazmak istiyorum.
Gerek “tasavvuf”, gerekse “Mevlana Celaleddin” konusu, sadece Türkiye’de değil, hemen bütün İslâm dünyasında tartışılan konuların başında gelmektedir.
Özellikle tasavvuf, İslâm dünyasındaki siyasi konjonktürün fevkâlâde bozuk olmasından dolayı, bir çok kesim tarafından ele alınmakta; bazan siyasi sömürülere alet edildiği gibi, bazan da İslâm’a saldırı malzemesi olarak kullanılmaktadır. Bunun değişik tezahürlerine, bilhassa son bir kaç yıldır ülkemizde ve hassaten Ramazan aylarında rastlamakta, kartel medyası ve onu destekleyen çevrelerce öne çıkarılan bazı “müteşeyyih”(şeyh kılıklı)ler vasıtasiyle İslâm’a saldırılar yapıldığına tanık olmaktayız.
Bunun tek sebebi cehalet, yâni müslümanların kendi dinlerini bilmemelerinden kaynaklanmaktadır. Müslümanlar İslâm’ı bilmediklerinden, nefislerine hoş gelen bazı söylemleri dile getirenlerin peşine takılmakta; ve maalesef yanlış yola gittiğinin farkına varamamaktadırlar. Bunu fark eden malum medya da mal bulmuş mağribi gibi bu olgunun üzerine atlamakta, İslâm’a olan düşmanlığını, bu kabil yanlış hareketleri gündeme getirerek tatmin etmektedir.
Onun için eski ulemâmız, bu sosyal felâkete güzel bir önlem alarak şöyle demiştir: Adı ve kimliği ne olursa olsun, İslâm’a ters düşen hiçbir tasavvuf hareketi, yâni tarikat kabul edilemez! Neyin İslâm olup, neyin İslâm olmadığını bilmek için de onu bilmek gerekir tabi!
Zira bu önlem alınmazsa, sakal bırakıp başını sallayan her kes şeyh ve bu şeyhin oluşturduğu hareket de tarikat olur çıkar! Bunun akabinde de, şişe yemek, çocuklara şiş sokmak, ateş yalamak gibi, bir sürü hezeyan, “İslâmî zühd” olarak müslümanların kafalarına yerleştirilmek istenir. Ve İslâmî murakabenin yokluğundan bilistifade, insanları sömürmek isteyen bir çok erkek ve kadın, peygamberliklerini bile ilân etmekten çekinmez.
En basit şekliyle, “lâ ilâhe illallah, Muhammedun Resulullah “ın ne demek olduğunun şuuruna varıp ona inanmak ve o inancın özü olan İslâm’ı huşu içerisinde yaşamak” diye tarif edebileceğimiz tasavvufu, yanlışlara sapmadan yaşamak için İslâm’ı, kaynakları olan Kur’an ve onun pratiği olan Hz. Peygamber(s.a.s)’in Sünnet’inden öğrenmek için bu haftayı bir vesile bilmeli, kendimizi sahte tasavvuf ve sahte “şeyh”(!)lerden korumaya çalışmalıyız!
Kaynak: Gazete Çağrı Özel Makale




